Eurovısıon'da "Ucuzluk" Var
Monako, Balçika, İngiltere, Fransa ve Almanya'nın şarkıları dururken demode İsrail şarkısının birincilik kazanması hayret uyandırdı. Final gecesi fevkalâde yarışan Grup Nazar klâsmanda 18.oldu.
Eurovision'da değişen bir şey yok. Türkiye'yi geçen yılın Eylül ayından beri ilgilendiren olay, 9 gün önce Paris'te noktalandı. Eğer Eurovision'a sadece sonuç açısından bakıyorsak, bu yarışma bizim için hayal kırıklığı olmuştur.
Olaylara bakış açısını değiştirdiğimiz zaman ortaya çıkacak manzara şudur: 2 puanla 18.sırayı almasına rağmen Nazar müzik yönünden başarı kazanmış, 500 milyon yabancıya Türkiye adını duyurmuştur.
Bunun ne demek olduğunu bilmek için Avrupa'ya çıkmak yeterlidir. Dünya bizi nasıl tanıyor? Türk'ü ne zannediyor?
Bu sorulara olumlu yönde yanıt bulabilmek için kendimizi tanıtmak zorundayız. Yabancılarla bol diyalog kurmak, sorunlarımızı anlatmak, kendimizi kabul ettirmek için en ufak fırsatı sahi kaçırmamamız gerek.
Oysa biz_her zaman olduğu gibi_ kendi kendimizi yemekten, birbirimizle didişmekten dışarıya açılmak fırsatını bulamıyoruz. Bizleri bir tek şey ilgilendiriyor: Sonuç.
Uygarlığı tanımadan, seviyemizi yükseltmeden, rakiplerimizi incelemeden hemen birinci olmak istiyoruz. Adımız Avrupalı ama kafamız Asyalı. Yurt dışına giderken bize sorulan soru şu:"Eurovision'da kaçıncı oluruz?" Döndüğümüzde de sorulan soru aynı: "Gene sonunculuktan yukarı çıkamadık. Rezil olduk değil mi?"
Hayır efendim! Ne o ne bu! Rezil olmadık. Aksine pırıl pırıl dört gencin yarışma süresince hem Fransızların, hem de yabancı basının takdirini kazandığını, yarışma gecesi de renkli televizyonda fevkalade bir görüntü ve müzikal yönden mükemmel bir performans verdiğini gözlerimizle gördük, kulaklarımızla duyduk.
Şimdi hemen aklınızı kurcalayan bir soruyu daha yanıtlayacağız: "Grup Sekstet veya Anadolu Majör gitseydi sonuç ne oldurdu?"
Gördünüz mü? Gene sonuçla ilgileniyoruz. Ama merakınızı gidereceğiz. Türkiye yarışmaya üstüste defalarca girmeden, tecrübe kazanmadan, deney geçirmeden puan beklememelidir. Yarışmaya girecek, kaybedecek ama her defasında bir şeyler kazanacaktır. Ta ki Avrupalı için geçerli olan müziği, değişik "sound"u, yeniliği yakalayıncaya kadar... Tabii bu arada Türk adını gönüllere yerleştirmek şartıyla...
Evdeki hesap çarşıya uymaz
Yarışmadan önce TV'lerimizde oynatılan tanıtma filminde, mizansenin güzelliğine göre bazı parçalar sivrilmiş, ön plâna çıkmıştı. İngiltere, İspanya, İsviçre, Monako, Fransa, Yunanistan, Lüksemburg, Belçika bunların arasındaydı.
45 kişilik büyük orkestra ile yapılan çalışmalar ve provalar gösterdi ki, 22 Nisan gecesi sahnede ve ekrandaki görüntüler, performanslar değişecektir. Ama, 20 ülkenin halk jürileri hangi yönden etkilenecektir, orasını kestirmek güç.
Eurovision'un geçmişini inceleyenler inişli, çıkışlı bir grafik çizdiğini görecekler. Bakıyorsunuz bir sene, çok klâs bir parça kazanmış, bir başka sene ticari bir parça. Bazan da şarkı kıtlığı yüzünden tutarsız şarkılar birincilik tahtına oturuvermiş.
Yalnız... bir gerçek var. Genellikle birbirine benzeyen, bir başka parçadan esinlenerek yapılmış izlenimini veren şarkıların Eurovision'da şansı azalıyor.
Provalar sırasında bu gerçekten yola çıkarak Avrupalının neyi beğenip neyi beğenmeyeceğini düşünmeye başladık.
"Sevince"de ne vardı, ne eksikti?
Önce Türk parçası "Sevince"yi ele alalım. Öteki parçalara kıyaslanınca müzik ve koreografi yönünden başarılı, fakat yüzde yüz akılcı değil. 2 kız, 2 erkek vokalistten oluştuğu için yer yer Abba, Brotherhood of Man, Champagne gruplarının havası seziliyor. Türkçe olmasının dezavantajı, enternasyonal bir kelime ya da akılda kalıcı bir tekrarla, sevimli bir bulula giderilmemiş. Türkiye'de iken de "Sevince" hakkında görüşümüz aşağa yukarı böyle idi. Şimdi öteki parçaları dinleyince aradaki farkı daha iyi anlıyoruz. Dil üstünlüğü olmayanlardan Hollanda, "It's OK", Portekiz "Dai Li Dou", Almanya "Feure", Yunanistan "Charlie Chaplin", Danimarka "Boom, Boom", İsrail "Ah-bah-nee-bee", Avusturya "Mrsç Caroline Robinson" gibi kelime oyunlarıyla süslemeye çalışmışlardı. Hatta dil üstünlüğü olan ülkeler bile çarpıcı, can alıcı tekrarlara itibar etmişlerdi: İşte Lüksemburg ve "Parlez-vous Français", Monako ve "Les jardins de Monaco" tekrarları...
Teknik açıdan en modern parçalar İngiltere ve Lüksemburg'un parçalarıydı. Birincisi Eurovision için ısmarlama yapılmıştı. İnsanın üstüne hokka gibi oturan bir elbiseydi sanki. Ama daha sonraki eleştirilerde de göreceğiniz gibi final gecesi, onca provadan sonra birkaç yerinden elbisenin dikişleri patladı. Baccara'nın temsil ettiği Lüksemburg'un yarışmada sadece adı vardı. Maria ve Mayte adındaki bu ikili şöhretin verdiği başdöndürücü sarhoşluk içindeydi. Kendileri de menajerleri de mağrurdu. Çalımlarından yanlarına yakışılmıyordu. Menajerleri "Biz Avrupa'da 3 milyon plak sattık" derken, birkaç ülkeyi zaptetmiş kumandan edasıyla konuşuyordu. Rolf Soja'nın bestesi "Parlez-vous français?" de eurovision için hazırlanmış, bir parçaydı. Fakat şarkının entrodüksiyonu aradaki nefis pasaj, Maria ve Mayte'nin dansedip seyredenleri büyülemesi için düşünülmüştü. Bunda da evdeki hesap çarşıya uymadı.
Kimler düştü kimler kalktı ?
Yarışma öncesi favorileri arasında gördüklerimizden İsviçre provalarda gitgide düştü. Carole Vinci'nin ne sesi çıkıyordu ne de soluğu...
Yunanistan önce tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Nedendir bilinmez, aranjörleri foxtrott ritmine uygun klârnet partisyonunun kaldırınca "Charlie Chaplin"in havası da bozuldu. Öyle ki ikinci genel provadan sonra yunanistan'ın parçasını favoriler arasında göremiyorduk.
Kaldığımız yere dönelim ve Eurovision'un birbirine benzeyen parçalarından söz edelim.
İspanya ilk defa ağır, romantik bir parça yerine, hareketli, neşeli cıvıl cıvıl bir melodi seçmişti.
Almanya'da ilk defa ilginç entrodüksiyonu ve finali ile kıvrak bir parça seçmişti. Ama iki ülke de hakettiğiyere gelemedi. Neden? Belki de Avrupa'lının vals ve marş eitimlerine fazla rağbet etmeyişinden.
En durgun parçalar Norveç, İtalya, Finlandiya ve İsviç'inkiydi. Durgunluktan kasıt hareketsizlik değil, monotonluk ve ruhsuzluk. Aralarında anlam ve kendi müzik öğelerini iyi kullanmak yönünden İtalya'nın "Questo amore"si daha iyi göründü ama o kadar. Abur cuburluk konusunda Danimasrka ve İsrail ön plandaydı. İsrail'in parçası daha basit, daha akılda kalıcı ama müzik yönünden tam nir ilkellik içindeydi. Yer yer Afro ritmine özenilen parçada disko müziğine yer verilmişti ve vokalist kızlar twist yapıyorlardı. Gençlikleri, basit şovları ve tertemiz kıyafetleriyle ilgi çektiler. İsrail'i ticari bir parça yaptıkları için eleştirecek değiliz. Zaten bu yarışma ticari amaçla yapılmaktadır. Fakat ticari siye artık demode parçalar da Eurovision kazanacaksa ona söyleyecek sözümüz olur. Nitekim bir İngiliz gazetesi "Ah-ba – Nee-bee" için "Tekrar, tekrar, tekrar sıkıcı, sıkıcı, sıkıcı" değişti. Ancak İsrail'in sürpriz birinciliğinde iki önemli faktörün rol oynadığını belirtmeliyiz;
1- İsrail'in politik bakımdan bugünkü kritik durumu ve Avrupalının öteden beri İsrail'e duyduğu sempati,
2- Tekrarlarına ve tüm ilkelliğine rağmen parçanın geniş bir halk kitlesinin hoşuna gidecek yapıya sahip oluşu.
Hollanda'nın daha önceki yıllarda Eurovision kazanan "Dinge dong"una benzeyen "It's OK"ini de bir kalemde geçersek geriye kalan parçalar arasında gerçekleşen klâs üç şarkı vardı. Fransa'nın, Monoko'nun ve Belçika'nın parçaları. Duygulu ama güçlü yapılardı bunlar. Fransa geçen yıl kazandığı, bir de solisti sempatik olmadığı için üçüncülüğe düştü. Belçila'nın parçasında ise bu yarışmanın en güzel erkek sesini dinledik. Jean Valée'nin seslendirdiği "Aşk hayata şarkı söylemektir" aşkı en iyi anlatan, en anlamlı parçaydı. Fazla ağır kalışı yüzünden birinciliği kaçırdı. Monako'nun parçasında ise herşey dört dörtlüktü. Ama Avrupalı müzikseverler bu yıl bir "balad"a şampiyonluk vermek niyetinde değillerdi.
Ünlülerin Şansı Kapalı Neden ?
Eurovision yarışmasının ortaya çıkardığı gerçeklerden biri de ünlü yarışmacı veya grupların şanslarını daha başlangıçta yitirdikleridir. İşte Ricchi'e Poveri, Baccara ve Joel Prevost. Henüz bizim Avrupa'da "hit" yapan şarkıcımız olmadığı için Türkiye adına böyle bir tehlike yok. Fakat öteki ülkelerin temsilcileri ünlü bir grubu ön plâna çıkardıkları zaman büyük bir riski göze aldıklarını bilmelidirler.
Bu yıl Eurovision'da en çok sözü edilen konulardan biri de –ezeli derttir bu- ülkelerin temsil sorununun ciddiyete bağlanmaması. Lüksemburg'u bir İspanyol grubunun, Almanya'yı bir İngiliz şarkıcının temsil etmesi öteden beri alışa gelmiş bir mantıksızlık örneğidir ve buna son verilmesi gerekmektedir. Böyle komiklik olmaz. Eğer Lüksemburg'ta bir hafif müzik şarkıcısı yoksa Lüksemburg'un bu yarışmada işi ne? Eğer koca Almanya'yı temsil edecek bir Alman şarkıcı bulunamıyorsa Almanya bundan utanç duymalıdır.
Çok İyi Korunmuş 4500 Seyirci
Eurovision 1978'in finalini "Palais desCongresénin 4500 kişilik şahane konser salonunda rahat koltuklara gömülmüş olarak seyrettik. Ne girişte, ne çıkışta itiş-kakış vardı. Sıkı güvenlik tedbirleri arasında içeri giren konukları (ki hemen hepsi de çok şık güyünmişti.) kırmızı giysileri içerisinde birbirinden şirin hostesler karşılıyor ve yerlerine oturtuyorlardı.
Salonda 10 kamera vardı. Altısı salonda, ikisi kuliste, biri Kongre Sarayı'nın dışında, biri de sanatçıların kaldığı Concorde Lafayette Oteli'nin içinde. Ses düzeni mono olarak Fransa Radyosu tarafından hazırlanmış, Belçika röle istasyonlarıyla dünyaya aktarılmıştı. Yarışmaya katılan 20 ülkenin radyo ve TV istasyonları tarafından yayınlanan bu yarışmayı ayrıca şu ülkeler de ekranlarına getirdi.: Yugoslavya, Tunus, Fas, Cezayir, Ürdün, İzlanda, Doğu Almanya, Çekoslovakya, Polonya, Macaristan, Bulgaristan, Rusya, Hong-Kong ve Japonya.
Hem provalarda hem de final gecesi salondaki ses düzeni hayran olunacak seviyede idi. Fakat monitörlerdeki görüntü özellikle provalarda iyi not almadı. Şarkıcıların geniş kapasiteli mikrofonları kullanırken devamlı hareket halinde olmaları ve başlarını habire sağa sola çevirmeleri yüzünden bazı şarkıların sözleri yeterince duyulmadı. Bundan da en çok etkilenen İngiltere oldu.
Eurovision 1978'i biri erkek, öteki kadın olmak üzere iki kişi sundu. Sizler de ekranlarınızdan izlediniz. Sunucular görevlerini büyük bir dikkat ve titizlikle yaptılar. O zor metinleri ve bilgileri ezbere okumaları hayret verici bir şeydi. Sunuculardan Denise Fabre için Fransızlar endişeliydi. Nitekim Denise yer yer cümleleri baştan kara etti, ama genellikle çok zor bir işin üstesinden geldi. 62 yaşındaki Léon Zitrone'a ise tek kelimeyle hayran olduk. 1956'dan beri Fransız Televizyonu'nda çalışan Zitrone, birinci sınıf bir gazeteci. Önce ana dilini çok iyi konuşuyor. Sonra da ana dili gibi İngilizce, Almanca, İtalyanca, İspanyolca ve Rusça'yı... Türkiye jürisi ile konuştuktan sonra tertemiz bir aksanla "Teşekkür ederim" dediğini hepimiz duyduk. Ayrıca hazır cevaplılığını, provalardaki ciddiyetini (aslında neşeli ve çok espirili bir adam) gördükten sonra sunuculuğun ne demek olduğunu anladık.
Kaynak : HEY Dergisi – 1 Mayıs 1978 ( Doğan Şener – Kamuran Sümercan)




